Yeni Ufuklara Yelken Açmak: Plüto

PLÜTO’nun KESFI

Neptün’ün keşfiyle, Güneş sistemi bir kez daha tamamlanmış gibi görünüyordu. Uranüs’ün sapmaları açıklanmış; Flamsteed ve diğerlerinin yaptıkları eski gözlemler yerli yerine oturmuş ve Alexis Bouvard’ı şaşkına çeviren bütün düzensizlikler ortadan kalkmıştı. Bu, yıllar boyunca kabul görmüş bir düşünceydi. Ama sonra, çok yavaş ve belli belirsiz biçimde, dıştaki devler yollarından tekrar çıkmaya başladılar.

Gözlemlenmiş konumlar ile kuramsal konumlar arasındaki farklar o kadar küçüktü ki, bu farklar kolayca ölçümlerde yapılan hatalara bağlanabilirdi. Ancak yine de bazı kuşkular vardı. Güneş’ten bilinenlerden daha da uzakta, Güneş sisteminin derinliklerinde bir gezegen daha olabilir miydi? Bunun doğru olduğunu düşünenlerden biri de Amerikalı gök bilimci David Peck Todd’du Todd, 1877 yılında Amerika Birleşik Devletler Donanması Gözlemevi’inin 68 santimlik teleskobuyla düzenli bir araştırma yapmaya başladı. Küçük yuvarlak bir yüzey görmeyi ümit ediyordu. Ancak birçok başka avcı gibi, o da başarılı olamadı. Ama zaman geçtikçe, izinin bulunmasını bekleyen dokuzuncu bir gezegen olduğu fikri giderek gerçeklik kazanmaya başladı.

Percival Lowell da tam bu noktada konuyla ilgilenmeye başladı. Bildiğimiz kadarıyla Lowell, ABD’nin Arizona eyaletinde bulunan Flagstaff’taki gözlemevini Mars üzerinde çalışmak üzere kurmuştu. Bugün kendisinin hatırlanmasının nedeni kanal sistemi yapan Marslılara olan inancıydı. Bu aslında hoş bir durum değil, çünkü aslında Lowell’ın gök bilimine yaptığı katkılar anımsanacak kadar çoktur. Uzman bir matematikçi olan Lowell esas olarak Uranüs’ün hareketleriyle ilgileniyordu. Bunun nedeni sadece, Uranüs’ün hareketlerinin Neptün hareketinden daha kesin bir biçimde biliniyor olmasıydı. Neptün 1846 yılında keşfedilmişti ve tanımlandığından beri geçen zamanda Güneş etrafındaki bir turunu tamamlayabilmiş değildi (hâlâ da tamamlamış değil). Lowell X Gezegeni’nin dolanım süresinin 282 yıl, kütlesinin ise Dünya’nınkinden yedi kat fazla olduğuna karar vermişti. Yörüngesinin oldukça dış merkezli olduğuna ve gezegenin 1991 yılında günberi günberi noktasına ulaşacağına inanıyordu. Bir konum belirlemiş ve aramaya başlamıştı.

Araştırmasını büyük Lowell mercekli teleskobunu kullanarak 1905 ile 1907 yılları arasında sürdürdü. Gözlemlerini yeni geliştirilen fotoğraf tekniğini kullanarak gerçekleştiriyordu. Bunun yanı sıra X Gezegeni’nin Neptün’den çok daha soluk olması bekleniyordu. 1916 yılında Lowell aniden öldü; böylece X Gezegeni meselesi bir süre için rafa kalkmış oldu.

Percival_Lowell

Şekil 1: Percival Lawrence Lowell

Plüto’nun tekrar gündeme gelişi 1919 yılında, Milton Humason’un Wilson Dağı Gözlemevi’nde W.H. Pickering adlı yine Amerikalı bir başka gök bilimcinin hesaplamalarını esas alarak ve fotoğraf tekniğini kullanarak bir araştırma başlatmasıyla olmuştur. Pickering’in yöntemi Lowell’ın kullandığı teknikten farklıydı. Pickering, günöte noktaları Güneş’ten yaklaşık 11.000.000 km uzakta olan bilinen onaltı kuyruklu yıldız olduğuna dikkat çekmiştir. Bu, onun orada bir gezegen bulunduğu fikrini daha ciddi bir biçimde düşünmesine yol açmıştır. Elde ettiği sonuç Lowell’ınkine çok benziyordu; ancak Humason da Flagstaff takımı gibi başarısız oldu ve sorun bir kez daha beklemeye alındı.

Bir sonraki adım 1929’da atıldı. Lowell’ın yardımcısı V.M. Slipher, Flagstaff’taki gözlemevinin müdürü olmuştu ve X Gezegeni’nin kendisini alt etmesine izin vermemekte kararlıydı. Sırf bu iş için 33 santimlik mercekli bir teleskop edindi. Mars’ın ve diğer gezegenlerin etkileyici çizimlerini yapmış olan genç amatör Clyde Tombaugh’u da yardıma çağırdı. Tombaugh gözlemevine geldi ve çalışmaya başladı.

Kullandığı yöntem esas itibarıyle Lowell’ınkiyle aynıydı. Birkaç gün arayla gökyüzünün aynı bölgesinin iki fotoğrafı çekilmişti. Fotoğraflarda yıldızlar aynı göreli konumlarında kalacak ama gezegen hareket etmiş olacaktı. Bu iki resim pırıldaklı mikroskop adı verilen çok marifetli bir araç kullanılarak karşılaştırılacak ve hareket eden cisim zıplıyor gibi görünecekti.

Tombaugh umduğundan çok daha kısa bir süre sonra başarıya ulaştı. 23 ve 29 Ocak tarihlerinde çekilen fotoğraflarda beklenen hızda mesafeyi katetmiş bulanık bir nokta görünüyordu. Tombaugh bunu pırıldaklı mikroskop ile de kontrol etti ve sonra şöyle bir kayıt tuttu: “ Art arda çekilen iki fotoğrafta 15. Kadirden bir cisim görünüp kaybolduğunu farkettim. Daha sonra çekilen fotoğraflarda da öncekinin üç milimetre sağında aynı şekilde davranan bir cisme rastladım. İşte bu; dedim kendi kendime.”

fig8-pluto-discovery

Sekil 2: Tombaugh Fotograflari

Gerçekten de o yeni gezegendi. Flagsrtaff’taki gökbilimciler sonraki geceler boyunca, bir yanlışlık olmadığından emin olmak için tekrar kontrol ettiler. Sonunda 13 Mart’ta, Yani Lowell’ın yetmişbeşinci doğum günü ve Herschell’in Uranüs’ü keşfinin 149. Yıl dönümünde, Slipher bütün büyük gözlemevlerine birer telgraf yolladı: “Lowell’ın Neptün ötesi gezegeni bulmak üzere yıllar önce başlattığı sistemli araştırma sonucunda yedi haftadır Neptün ötesi cismin öngörülen hareketine uygun yaklaşık Lowell’ın tespit ettiği uzaklıkta bir cisim saptanmıştır.

Artık bugün Plüto’un Lowell’ın aradığı X Gezegeni olmadığı konusunda en ufak bir şüphe bile yok. Hatta Plüto’un bir gezegen olarak nitelemek bile yanlış olur. Peki ya o zaman ona ne diyebiliriz?

Bilindiği üzere Güneş sistemimizdeki gezegenler “karasal” ve “gaz yapılı” olmak üzere ikiye ayrılırlar. Plüto, tanımlanan bu gezegen sınıfından ayrı olarak cüce gezegen (dwarf) olarak sınıflandırılmakta ve Kuiper Kuşağının içinde bulunmaktadır. Uluslararası Astronomi Birliği’nin (IAU) 2006 yılındaki 26. toplantısında Güneş sistemindeki gezegenlerin tanımı ele alınarak, IAU tarafından yeni bir tanım oluşturuldu. Buna göre bir gök cisminin gezegen olması için (1) Kütle Çekimine, (2) Termonükleer füzyon oluşturacak kütleye sahip olmaması (3) etrafında gezegenimsi veya cisimlerden temiz olması gerekli kılındı. Bu üç özellikten yola çıkıldığında Plüto hiçbir sınıfa girmiyordu. Birlik bir adım daha ileri giderek gök cisimlerinin gezegene benzemeleri ve Güneş etrafında doğal yörüngede olmaları gibi yeni sınıflandırmaya gitti. Bu sınıflandırmada  da Plüto sınıfta kaldı ve Cüce Gezegen tanımını doğurdu. Güneş sistemimizde bu tanıma uyan gök cisimleri ise Plüto, Ceres, Haumea ve Eris olarak yer aldı. Ancak her ne kadar Uluslararası Astronomi Birliği Plüto’yu gezegen olmaktan çıkarsa da Amerikan Bilim Komitesinin bilimsel önceliğinden çıkartamadı.

YENI UFUKLAR

Bu aralar uzak diyarlara gitmeye çok alıştık. Mars’a uydu gönderdik, kuyruklu yıldızlara ulaşıp üzerine bir kondu indirip Güneş sistemini bile gezdik. Herhalde çocukluk yıllarımızda olsak Jules Verne romanından konuştuğumuzu sanırlardı. İnsanlık için küçük sayılan bu adımlar, bilim ve teknoloji açısından büyük keşiflerin habercisi olma yolunda hızla ilerliyor. Amerikan Ulusal Uzay Dairesinin (NASA) Yeni Ufuklar (New Horizons) uzay aracının 9 yıllık bir yolculuğun sonrasında Plüto ile buluşmayı başardı. Plüto’nun keşfinden bu zamana dek süren bir gizemi çözmek adına başlatılmış bu görev amacına ulaşmak üzere. Bu başarı ile Yeni Ufuklar uzay aracı bu zamana dek Plüto ve Kuiper Kuşağına gönderilen ilk uzay aracı olma özelliğinin yanı sıra 1970’lerde “Voyager” ile başlayan güneş sistemindeki her bir gezegeni ziyaret etme fikrini de gerçekleştirmiş oldu.

Şekil 3: Yeni Ufuklar

PLÜTO’YA NEDEN ÖNEMLİ?

Plüto ve Kuiper kuşağının keşfedilmesi, güneş sistemimizin tarihi açısından arkeolojik bir kazı niteliğinde ve gezegen oluşumunun ilk zamanlarının keşfi olarak değerlendirilebilir. Plüto’nun bugün bilinen 5 uydusu bulunuyor. İlki ve en büyük uydusu Charonun 1978 yılında keşfedilmesini müteakip olarak Nix ve Hydra uyduları 2005 yılında Hubble Uzay Teleskobu ile keşfedildi. Kerberos 2011 ve Styx ise 2012 yıllarında keşfedildi. Charon uydusu Plüto’nun yarı büyüklüğünde ve bu sebeple Güneş sisteminin çift gezegeni olarak adlandırılıyor.

NASA ve Gezegen bilim komitesinin bu görevdeki temel amacı Plüton’un atmosferinin hangi bileşimlerden meydana geldiğinin ve davranışının belirlenmek. Plüto yüzeyinin neye benzediği, büyük jeolojik yapıların olup olmadığı, güneş rüzgârlarının Plüto atmosferini nasıl etkilediğinin anlaşılması bilimsel amaçların başında geliyor. Ayrıca;

  • Plüto ve Plüto’nun en büyük uydusunu Charon’un yüzey bileşiminin haritalanması,
  • Plüto ve Charon’un Jeolojik ve morfolojik karakteristiklerinin çıkarılması,
  • Plüto’nun atmosfer özelliklerinin belirlenmesi ve gaz kaybının ölçülmesi,
  • Charon’nun atmosferinin olup olmadığının araştırılması, yüzey sıcaklık haritalarının çıkartılması,
  • Plüto’nun olası halkasındaki başka uydulara sahip olup olmadığının araştırılması,
  • Kuiper Kuşağından Plüto’na benzeri bir ya da birkaç cisimde benzer araştırmaların yapılması da hedeflenen bilimsel amaçların arasında yer alıyor.

PLÜTO’YA NASIL ULAŞILDI?

Uzay aracı 19 Ocak 2006’da Atlas V roketi ile fırlatıldı. 5 adet katı yakıtlı booster motora sahip Atlas V roketi, ilk Uzay Aracını önce dünya merkezli başlangıç yörüngesine oturttu. Roketin ikinci kademesi olan Centaur ikinci ateşleme ile uzay aracını Dünya ve Güneş kurtulma yörüngesine soktu. Ardından 3. Ateşlemede Yeni Ufukları saatte 58536 km (16,26 km/sn) hıza çıkartarak fırlatma hızı en yüksek insan yapımı araç olmayı başardı. Bu hız Yeni ufukları 9 saat gibi bir sürede ayın yörüngesine erişmesini sağladı.

image06
Şekil 4: Yeni Ufuklar Uzay Aracı Tüm Yörüngesi Kaynak: NASA/JPL, SWRI, Composite- T.Reyes

Yörünge düzeltmelerinden sonra uzay aracı Marsın yörüngesine girdi ve Güneşten 76000 km/saat hızla yoluna devam etti. 2006 yılının ortalarına gelindiğinde uzay aracı Asteroit kuşağından geçti. Üzerinde bulunan Ralph teleskobu sayesinde 101,867 km yakınından geçtiği 132524 APL asteroidini görüntüledi. Plüto görevinden sonra uzay aracının Kuiper Kuşağında da araştırmalar yapması bekleniyor.

YENİ UFUKLAR UZAY ARACI MİMARİSİ

Yeni Ufuklar uzay aracının tasarım, üretimı ve operasyonu NASA John Hopkins APL tarafından gerçekleştirildi. Uzay aracının boyutları 0.7 x 2.1 x 2.7 m. Üzerinde Dünya ile iletişimde kullanılmak üzere 2.1 m çapında bir anten bulunmaktadır. Fırlatma ağırlığı 478 kg olan uzay aracının kuru ağırlığı 401 kg. uzay aracı 240 Watt enerji sağlayabilen Radyo izotop termal jeneratöre (RTG)’e sahip.

Şekil 5: Yeni Ufuklar Kaynak: NASA

Uzay aracı üzerinde yörünge kontrolü için kullanılmak üzere hidrazin yakıtlı 16 adet itici bulunuyor. Uydu hem dönümlü (spin) hem de 3 eksen (3-axis) dengelemeye sahip. Uzay Aracı toplam 7 adet bilimsel görev yükü taşıyor. Bu görev yükleri:

  • Alice, Plüto’nun dinamik atmosferinin yapısını ve bileşimini ölçmek için kullanılacak hassas ultraviyole tayfölçer. Geliştiren Kurum: Southwest Research Institute (SwRI)

image08

Şekil 6: Ultraviole Tayölçer Kaynak:SWRI

  • Ralph Plüto’nun yüzey şekillerinin ve bileşimin haritalanması için Kızılötesi tayfölçer ile (LEISA) Görünür Bölge Optik Kamera (Multispectral Visible Imaging Camera MVIC) birleştirilmesi ile geliştirilmiş detektör. Geliştiren Kurum: Ball Aerospace Corporation, NASA Goddard Space Flight Center, Southwest Research Institute

image07

Şekil 7: Yeni Ufuklar Ralph Kamerası kaynak:Ball Aerospace

  • Radyo Ölçüm Cihazı (REX-Radio Science Experiment) Yeni Ufuklar uzay aracının anten ile birlikte haberleşme elektroniğini oluşturmakta. REX Plüto’ya ulaştıktan sonra yönünü Dünyaya çevirecek ve NASA’nın DSN antenlerinden güçlü elektro manyetik dalgalar sayesinde Plüto ve şaron’nun atmosferinden geçen sinyaller REX aracılıyla alınacak. Okültasyon adı verilen bu teknik ile (occultation technique) Plütonun atmosferine ait gaz yoğunluğu ve atmosfer sıcaklığının tespit edilmesi planlanıyor. Geliştiren Kurum: Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory, Stanford University

image01

Şekil 8: Yeni Ufuklar

  • LORRI (Long Range Reconnaissance Imager ) Yüksek çözünürlüklü optik kamera. Plüto ve Şaron’un yüzeyini fotoğraflaması planlanıyor. Kamera 20,8 cm ayna çapına ve Plüto’nun yüzeyinde 50 m ayırma gücüne sahip olacak. Geliştiren Kurum: Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory

image00

Şekil 9: LORRI Kamerası Kaynak : NASA

  • Enerjik Parçacık Tayfölçer (Pluto Energetic Particle Spectrometer Science Investigation (PEPSSI)) Plüto’nun atmosferinden kaçan parçacıkların ölçülmesi için kullanılacak. Geliştiren Kurum: Johns Hopkins University Applied Physics Laboratory
  • Güneş Rüzgarı Ölçüm Cihazı (Solar Wind at Pluto (SWAP)) Plüto ile Güneş rüzgarının etlişmesini ve Güneşten gelen yüklü parçacıkların hızları ölçmek için kullanılacak. Plütonun manyetik alanınn varlığı veyüklü parçacıkların etkileşimi cihazın diğer görevleri arasında yer almakta. Geliştiren Kurum: Southwest Research Institute
  • Toz Ölçüm Cihazı (SDC-Student Dust Counter) Kolorado Üniversitesi Öğrencileri tarafından geliştirilen görev yükü asteroid, kurukluyıldız ve Kuiper kuşağındaki cisimlerin çarpışması sonucu meydana gelen mikroskobik toz parçacıklarının tespiti için geliştirildi. SDC parçacıkların sayımını yaparken de uzay aracının yörüngesi üzerinde çarpışmalara ait izlerin sürülmesi ve güneş sistemine ait istatistiki bilginin oluşturulması hedeflenmekte. Geliştiren Kurum: Laboratory for Atmospheric and Space Physics, University of Colorado at Boulder

image03

Şekil 10: Yeni Ufuklar Uzay Aracı Görev Yükleri Kaynak NASA

NASA Uzay Haberleşme Ağı (DSN) sayesinde Yeni Ufuklar uzay aracından aldığı verileri APL’de kurulu istasyona iletiyor ve verilerin burada tutulması sağlanıyor. Uzay haberleşme Ağı dünyanın üç farklı (Goldstone, Madrid ve Canbera) yerde kurulu 34m ile 70m arasındaki büyük antenlerden oluşuyor.

image02

Şekil 11: DSN Anten Ağı Merkezleri ve Görüş Açıları

Uzay Haberleşme Ağının şu an hangi uyduyu takip ettiğini merak ediyorsanız buradan ulaşabilirsiniz.

GÖREV MALİYETİ

Plüto görevinin maliyeti 700 Milyon ABD Doları. Bu fiyata Görev yüklerinin geliştirilmesi, fırlatma ve fırlatmadan sonraki 15 yıl sürecek operasyonlar(2006’dan itibaren), eğitim ve halkla ilişkilerin dâhil olduğu belirtiliyor. Yeni Ufuk Sondasının şu anda nerede olduğunu merak ediyorsanız bu bağlantıdan inceleyebilirsiniz. Merak edenler uzay aracının belgeselini buradan izleyebilirler.

Plüto’un durumu hâlâ bir bilmece. Hayal edebileceğimiz en yalnız ve ıssız dünya olması muhtemel ama yine de görülmeye değer olduğundan hiç kuşkumuz yok. Yeni Ufuklar bu ıssız dünyanın gizemini biraz olsun aralayacaktır, darısı yeni uzay araçlarının başına.

M.Fatih ENGİN & Halit MİRAHMETOĞLU


Kaynaklar:
http://discoverynewfrontiers.nasa.gov/missions/missions_nh.cfml
http://pluto.jhuapl.edu/Mission/FAQs.php
http://pluto.jhuapl.edu/common/content/missionGuide/NH_MissionGuide.pdf
UzayBilim Arşiv

Yeni Uzay Yarışı: Ay ve Enerji

1969 yılının 20 Temmuzunda, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ay’a ilk ayak bastığında ilk uzay yarışının sonuydu. İnsanoğlu Ay’a ayak basarak coğrafi keşiflerden bu zamana dek gerçekleştiremediği büyük atılımı, kendisine yaklaşık 400.000 km uzaklıktaki en yakın gök cismine inerek başardı.

Ay’a giden bu yolda, uzay yarışı, 4 Ekim 1957 ‘de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (Şimdi adı Rusya Federasyonu) Sputnik uydusunu yörüngeye yerleştirilmesi ile başladı. Sovyetler birliğinin bu atılımı Amerikalıların gözünde şaşkınlık yarattı. Bir patates üreticisi veya buzdolabı dahi üretemeyen bir ülke nasıl oldu da uzaya çıkabilirdi? ABD hemen cevap vermek istedi ama bu cevap hemen mümkün olmadı. 6 Aralık 1957 günü Vanguard TV3 roketi, bir radyo alıcısını uzaya göndermek isterken fırlatma esnasında patladı.

Sovyetler Birliği uzay yarışını birçok ilke imza atarak önde götürdü. İlk yapay uydunun yörüngeye yerleştirilmesinden sonra ilk insanoğlunun uzaya çıkması arasında sadece 4 yıl vardı. Bu süre bugün bile uyduların üretim süresini düşündüğümüzde ciddi bir başarı hikayesidir. İnsanoğlunun uzay çıkmasına dek geçen süredeki bu ilkleri şöyle sıralayabiliriz;

  • 4 Ekim 1957 Ruslar R-7 Roketi ilk yapay bir uyduyu dünya yörüngesine yerleştirdi.
  • 3 Kasım 1957 Ruslar başka bir R-7 Roketi ile bir köpeği (Laika) uzaya gönderdi.
  • 31 Ocak 1958 ABD ilk uydusunu yörüngeye yerleştirildi ve bu uydu Van Allen kuşaklarının keşfini gerçekleştirdi.
  • 12 Eylül 1959 Ruslar Ay’a ilk insan yapımı uyduyu gönderdi. Uydu Aya çarptı.
  • 12 Nisan 1961 Ruslar ilk insanı uzaya çıkardı. (Bu tarihi olayların detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz).

Aslında ilk uzay yarışının arkasındaki en temel neden tamamen askeri üstünlük kurmaktı. Nükleer bombaya sahip ve rakip iki ülke, sahip oldukları nükleer bombaları kıtlara arası göndermek ve birbirlerine karşı üstünlük kurmak üzere roket teknolojilerini geliştirdiler. Neyse ki geliştirilen roketler atom bombalarını atmak yerine uzaya ulaşmak için kullanıldı. Hala da kullanılmaya devam ediliyor.

16 Temmuz 1969 günü (Vecihi Hürkuşun ölüm tarihi) Saturn V roketi ile dünyadan gönderilen Apollo 11, 1969 yılında 20’inci temmuzunda Ay’a inmeyi başardı. Patlayan roketler, başarısız görevler, ölen astronotlar hepsi bir hırsın ve üstünlük yarışının kaybı gibi görünse de teknolojik alanda bir zaferin alın terini oluşturuyordu. Bu alın teriyle beraber Apollo 11 programı yaklaşık 25 Milyar Dolara (1961 kuru üzerinden) mal oldu. (Detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz). Yüksek maliyetinin yanı sıra Apollo programlarının arkasında büyük bir kamuoyu desteği vardı. Bu destek sayesinde Apollo 11 ile birlikte toplam 6 insanlı Ay görevi gerçekleştirildi. Soğuk Savaş’ın silahsız süren mücadelesinde siyasi, askeri ve ideolojik rakip olan iki devletten, birbirlerine karşı uzay alanında yürüttükleri bilimsel ve teknolojik üstünlük yarışının ilk zaferini ABD kazandı. Sovyetler Birliğinin  uzay yarışını kaybetmesinden sonra ABD’nin kamuoyu desteği başka bir alana kaydı. Amerikan halkının ekonomik ihtiyaçları uzaya olan ilgiliyi azalttı ve Ay’a gitmenin herhangi bir sebebi kalmadı. Böylece ilk uzay yarışı tamamlanmış oldu.

Geçtiğimiz 50 yılda uzaya erişim ve uzay program maliyetlerinin yüksek olması sebebiyle Ay’a tekrar gidilmesinin ekonomik bir nedeni bulunmadı. Şimdilerde ise yeni bir uzay yarışı başlıyor. Bu seferki yarış sadece iki devlet arasında değil daha geniş kitlelerin katılımıyla süreceğini gözlemliyoruz. Askeri ya da siyasi üstünlük hedefiyle kullanılan uzay şimdilerde ekonomik ve ticari başarının kriter sayıldığı yeni bir yarışın başlayışını haber veriyor.

Ay ve Enerji

Geçtiğimiz aylarda Amerikan menşeili Lockheed Martin şirketi portatif füzyon reaktörü konusunda gelişmeler kaydettiğini ve önümüzdeki 5 yıl içerisinde geliştirilmekte olan reaktörün taşınabilir bir sistem olacağı için birçok alanda kullanılabileceğini duyurdu. Kompakt Füzyon reaktörünün temiz, güvenli ve kendisine göre çok büyük olan nükleer Fizyon sistemlerinden daha çok güç üretebileceği savunuldu.

image002Şekil 1 Compact Fuzyon Reactör Takımı (Kaynak: Aviaiton Week)

Fizyon reaksiyonun aksine, Füzyon reaksiyonu hafif radyoaktif atom çekirdeklerinin birleşerek daha ağır atom çekirdeklerini meydana getirmesi olayına dayanıyor. (detaylarını merak edenler bu linkten inceleyebilirler) Evrende Füzyon reaksiyonları yıldızlarda 10-15 milyon santigrat derecelerde meydana gelmektedir. Füzyon tepkimesinde ortaya çıkan sıcaklık Fizyon reaksiyonuna göre çok daha büyüktür. Füzyon konsepti ile enerji elde edilme fikri ilk olarak 1920 yılında ortaya atıldı. Bilim adamlarının o yıllarda bunun nasıl geliştirilebileceği konusunda bir fikirleri bulunmuyordu. Birçok araştırma enstitüsü, laboratuvar ve şirket füzyon enerjisi üzerinde çalışma yürüttü. Ancak bu çalışmaların deneysel olmanın ötesine geçilebildiği pek söylenemedi. Eğer reklam olduğunu düşünmüyorsanız; bu geliştirilecek bu portatif füzyon reaktörün enerji sektöründe oyunun kuralını değiştirecek olan bir gelişme olduğunu ve önümüzdeki 10-15 yıl  içerisinde de enerji üstünlüğünün değişmesine neden olacak bir değişim olduğunu düşünebiliriz.

Bununla beraber yapılan analizlerine göre 2035 yılında dünya enerji ihtiyacı 2011 enerji ihtiyacının 3 katına çıkacağı tahmin ediliyor. Eğer verimli füzyon reaktörleri üretilebilirse dünyadaki enerji sorununa da önemli bir çözüm olacağı düşünülüyor. Örneğin, özel firmalar dışında devletlerin bir araya gelerek geliştirdiği ITER – Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktörü enerji soruna çözüm olarak gösterilebilir. 500 MW gücündeki Deneysel Füzyon reaktörü 7 ülkenin (ABD, Rusya, Çin, AB, Güney Kore, Hindistan, Japonya) ortak katkısıyla hayata geçirilecek. Şimdiden başlayan bu ve benzeri çalışmalar, 2035’lere gelindiğinde her katılımcı ülkenin kendi füzyon reaktörüne sahip olmasını sağlayacak.

Bilim adamları, füzyon çalışmalarında enerji kaynağı olarak döteryum (2H) ve trityum (3H)  ile meydana gelen reaksiyonlar üzerinde çalışmaktalar. Dünyamız üzerinde döteryum bulunmasına karşın trityum doğada bulunmamaktadır. Trityum, lityumun (3Li) nötron bombardımanına tutularak laboratuvar ortamında üretilmektedir. Füzyon reaksiyonlarında kullanılabilen başka bir enerji kaynağı da helyum-3 dür. Helyum-3, trityum yerine füzyon enerji kaynağı olarak kullanılabilmektedir. Helyum-3 balonlarında kullanılan helium-4 gazından daha hafif ve ikinci nesil füzyon enerji kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Hellium-3 fizyon reaktörlerine göre daha verimli ve güvenli diğer bir ifade ile reaksiyondan sonra radyoaktif ve tehlikeli atık bırakmayan bir enerji kaynağı olduğu düşünülmektedir.

Dünyamızın aksine, Ay bize zengin Helyum-3 yatakları sunabilmektedir.  Bunun en önemli sebebi dünyamız gibi manyetik bir alan ile korunmayan Ay’ın, güneş rüzgarlarıyla yüksek miktarda Hellium-3 bombardımanına maruz kalması. Yapılan hesaplamalarda ay yüzeyinde 1.100.00 metrik ton helyum-3 bulunduğu tahmin edilmekte. Ay’dan temiz ve verimli enerji elde etme fikri bilim kurgunun konusu olarak değerlendiriliyor ise de 2020’li yıllara yaklaştığımız bu günlerde durum biraz değişmek üzere. Hayata geçirildiğinde Füzyon reaktörlerindeki enerji ihtiyacı sayesinde önümüzdeki yıllarda Ay’ın yeni uzay yarışının merkezi olacağını gösteriyor.

Ay yörüngesine yerleştirilen gözlem uyduları sayesinde, Ay yüzeyinin  dünyadaki kaynaklara oranla 20 kat daha fazla titanyum ve platin yataklarını barındırdığı hesaplanıyor. Şuana kadar birçok ülke Ay’ın yörüngesine uydu yerleştirmeyi başarmış olsa da sadece üç ülke ABD, Rusya ve Çin ay yüzeyine inmeyi başarabildi (Gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilecek Ay görevlerinin detaylarına bu linkten ulaşabilirsiniz).

Bu ülkeler arasında Çin Ay’a yumuşak iniş gerçekleştirebilen en son ülke oldu. Çin’nin Chang’e-3 adındaki Ay sondası 14 Aralık 2013’te ay yüzeyine inmeyi başardı. (Görev güncellemelerine bu link’ten erişebilirsiniz). Çin bilim adamlarının yaptığı açıklamalarda Ay’a gitme sebeplerinden bir tanesinin de helium-3 olduğunu vurgulanıyor.

image003

 Şekil 2 Chang’e 3 Ay Sondası Kaynak CASC/China Ministry of Defense

Uzay ajanslarının yanı sıra uzay alanında girişimci olan şirketler de Ay’daki maden ve minerallere ulaşmak ve çıkarmak için çalışmalara başladılar. Moon Express bu şirketlerden bir tanesi. Avrupa da ise bir İngiliz şirketi Lunar Mission One  tamamen gönüllülerden kurulu bir şirket ve halktan para toplayarak Ay’a gitmeyi planlıyor.

Uzay’ın Ticarileştirilmesi

Teknolojik gelişimimiz yeterli olmakla birlikte uzayın enerji ve maden kaynaklarından henüz yararlanmaya başlayamadık. Ay’dan enerji elde etme çalışmalarından başka Yeni Uzay Yarışındaki diğer bir uygulama alanı da  Uzay’ın ticarileştirilme faaliyetler olacak. Uzayın ticarileşmesi hemen olmasa da yakın zamanda özel şirketlerin omuzlarında gelişecek gibi duruyor. Örneğin NASA Space Shuttle programını maliyetler ve uzayın ticarileştirilme amacıyla sonlandırdı. Bu kapsamda NASA Obital Science ile 8 kargo fırlatmasına karşılık 1.9 milyar dolar,  Space-X firmasıyla da 12 kargo / robotik görev’e karşılık 1.6 milyar dolarlık bir antlaşma yaptı. Uzay araçlarından sağlanan servis gelirleri kendi başına uzaya erişim maliyetlerinin düşürülmesinde umut vadeden bir endüstri olma yolunda ilerliyor.

Ayrıca  gelişmekte olan uzay turizmi (Ör.Virgin Galactic), asteroit maden şirketleri (Ör.Planetary Resources), küçük uydular kullanılarak gerçek zamanlı uydu görüntüler almayı hedefleyen başka şirketler (Planet Labs) diğer ticarileşme faaliyetlerinde verilebilecek örnekler arasında. Bu şirketlerin en somut adımları yine Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) geçtiğimiz kasım ayında iki özel şirket ile (Planetry Resources ve Deep Space Industries) Asteroid madenciliği için sözleşme imzalayarak başladı.

Bu çalışmalar ile birlikte NASA 2014 yılı içerisinde iki şirketten ayrıca Ay’a kargo taşımak ve maden araştırmaları için teklif aldı. Teklife göre direkt  NASA’nın sadece teknik destek vermesi planlanıyor. (NASA/Catalyst)

Bu şirketlerin çalışmaları bize her ne kadar bilim kurgu gibi gözükse de önümüzdeki 10-15 yılda önemli atılımların gerçekleştirilmesi sağlayacaklardır. Bu kolektif girişimler yeni uzay yarışın başladığının habercisi. Belki başarılı olacaklar belki de ölü bir yatırım olarak kalacaklar. Ama başarılı olurlarsa oyunun kurallarını değiştirecekleri kesin.

Bu şirketlerin kurulmasındaki diğer önemli sebep ise Türkiye’nin de taraf oldu 1967 Uzay Antlaşması (Outer Space Treaty).  Uzay hukukundaki bu anlaşmanın II. ;

“Ay ve Diğer gök cisimleri dahil uzay, egemenlik ilan, kullanma ve işgal suretiyle veya diğer herhangi bir surette milli iktisada konu olamaz.”

maddesiyle uzayın herkesin kullanıma açık olduğu vurgulanmakta. Bu hüküm uluslararası suların hukuksal statüsüne benzetebilir. Nasıl uluslararası şirketler okyanuslarda  petrol araştırması yapabiliyorsa isteyen şirketlerde maden çıkarmak için Ay’a gidebileceği değerlendirilebilir.

Ekonomik anlamda bu çalışmaların önündeki tek engel daha verimli ve maliyet etkin uzay sistemlerinin geliştirilmesi. Verimli ve maliyet etkin sistemlerin geliştirilmesi aynı zamanda geleceğimizi de şekillendirmemizi sağlayacaktır.

Konunun detayını merak edenler için BBC’nin Ay Madenciliği ve Helyum belgeselini izlemesini tavsiye ederim.

M. Fatih ENGIN

https://twitter.com/spaceturk

 

Kaynaklar;

http://www.esa.int/Our_Activities/Preparing_for_the_Future/Space_for_Earth/Energy/Helium-3_mining_on_the_lunar_surface

www.taek.gov.tr

http://aviationweek.com/technology/skunk-works-reveals-compact-fusion-reactor-details

http://thediplomat.com/2014/06/moon-power-chinas-pursuit-of-lunar-helium-3/

http://www.zmescience.com/science/geology/mining-the-moon-an-entrepreneurs-vision/

http://lunaserv.lroc.asu.edu/downloads.html

http://www.upi.com/Science_News/2014/11/24/NASA-contracts-two-firms-to-work-on-asteroid-mining/5301416856690/

Bu Antares’in Son Yolculuğu Değil!

28 Ekim akşamı, Antares roketinin uzaya fırlatılma anı BBC’den canlı olarak yayınlanıyordu. Fırlatmanın başlamasına 10 saniye vardı. NASA’nın Wallops Fırlatma Üssünde tüm hazırlıklar tamamlamış, herkes fırlatmayı bekliyordu. Geri sayım başladı;

5  –  4  –  3  –  2 – 1 lifts-off! (Kalkış)

Kalkıştan çok geçmemiş ki, belki 10 sn sonra, roketin motorunda turuncu bir alev topu belirdi. Alev topu büyüdü. Roket, göğe doğru yükselirken, taşıdığı yükü kaldıramazcasına aşağı doğru düşmeye başladı.  Antares, bir anda büyük bir patlama ile kalkışa geçtiği fırlatma üssüne yanarak geri çakıldı.

Keşke bu anlattığım kötü bir kabusun başlangıcı olsaydı. Ne yazık ki gerçek! Fırlatma öncesini ve patlama anını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Video 1:  Antares Fırlatma ve Patlama Anı

Şans eseri kimse ölmedi (Bu seferlik). Çok heyecanlı başlamıştı ama sonu kötü bitti. Patlama hakkında ne denilebilir ki; Roket Bilimi İşte! (It is a Rocket Science) Uzay programlarının risk değerlendirmesinde; fırlatma her zaman en tehlikeli, en olası ve en yüksek riskler arasında yer almaktadır. Roketiniz ne kadar güvenilir olursa olsun mutlaka bir kazaya uğrar. Kaza nedeni basit bir kablo bağlantısı olabilir, yanlış algılayıcı bağlantısı, ya da yazılımınızda bir kod hatası, belki de sizden hoşlanmayan biri sabotaj yapmış olabilir. Diyebiliriz ki “Uzay’ın affı olmaz”. Önemli olan her kazanın temel nedenini net olarak anlamak ve öğrenilecek bir ders çıkarıp bir sonraki fırlatmanın başarılı ve güvenilir bir fırlatma olmasını sağlamaktır.  Bu kazadan da mutlaka bir ders çıkarılacaktır.

50 yıllık uzay tarihi sayısız roket kazaları ile dolu. Yeni geliştirilmiş bir roket olmasına rağmen, bu fırlatmaya kadar da Antares başarılı 4 fırlatma gerçekleştirmişti. Antares, Amerikan Orbital Sicence firmasının, Uluslararası Uzay İstasyonu’na (UUİ) kargo taşımak amacıyla 5’inci fırlatmasında kaza kırımına uğradı. Eğer roket patlamasaydı UUİ’ye yaklaşık 2200 kg ağırlığında bir kargo taşıyacaktı.

Antares Ne Taşıyordu?

Antares, Cygnus(Kuğu) adında UUİ için geliştirilmiş bir kargo sondası taşıyordu. 28 Ekim akşamı roket patladığında sadece roket değil, UUİ’ye gidecek milyonlarca dolar değerindeki kargo ile birlikte;

da yörüngeye yerleştirememiş oldu.

Uzaya gönderilemeyen uyduların hepsi ilginç görev tanımlarına sahip. Ancak içlerinden bir tanesi Arkyd 3 küp uydusu, girişimci bir firmanın gerçekleştireceği asteroitlerde maden araştırmaları için bir teknoloji gösterim uydusuydu. Küp-uydu optik haberleşme ve küçültülmüş hiperspektral ve MWIR (Mid-Wavelength Infrared) kamera taşımaktaydı. Küp-uydu diğer uydular gibi UUİ Astronotları tarafından yörüngeye bırakılacaktı. (Uydu ile ilgili bilgililere ve yol haritasına bu linkten ulaşabilirsiniz) Firma bu patlamanın yol haritalarını etkilemediğini belirtti.

Arkyd3_2

Şekil 1: Arkyd 3 Küp Uydusu

Cygnus, yukarıdaki uydular ile birlikte, bilimsel araştırma ekipmanları, mürettebat’ın yiyecek malzemeleri, diğer laboratuar ekipmanlarını da taşımaktaydı. (Antares’in taşıdığı kargo detaylarına bu linkten erişebilirsiniz.)

İlk fırlatmasını 21 Nisan 2013 tarihinde gerçekleştiren roket 18 Eylül 2013’te ikinci, 9 Ocak ve 13 Haziran 2014 te de üçüncü ve 4 üncü fırlamasını gerçekleştirmişti. Bu Antares roketinin UUİ’ye ulaşımdaki 5’inci fırlatmasıydı.

Antares UUİ’ye Nasıl Ulaşıyor?

Antares roketi fırlatıldıktan yaklaşık 10 dakika sonra Cygnus (Kuğu) sondası roketten ayrılarak ilk yörüngesine yerleşiyor.  Yaklaşık 250-275 km ve 51.66 derecelik eğimli yörüngeye yerleşen Cygnus bulunduğu yörüngede, yörünge manevralarıyla UUİ ile en yakın randevu zamanını bekliyor. UUİ ise yaklaşık yerden 410 km’lik bir yörüngede bulunuyor. Cygnus sondası, üzerinde bulunan yıldız algılayıcı, GPS alıcıları ile yörünge yönelimini sağlıyor. UUİ yaklaşmaya başladığında, TriDAR (Triangulation and LIDAR Automated Rendezvous and Docking) seyrüsefer sistemini kullanıyor. TriDAR, NASA ve Kanada Uzay Ajansının destekleri ile Neptec firması tarafından geliştirildi.  Sistem LIDAR ve termal görüntülerinin birleşmesiyle yönelimini sağlıyor. (Merak edenler için ekipmanın detaylı sunumuna bu linkten ulaşabilirisiniz.)

Randevu zamanı yaklaştığında, UUİ’de bulunan bir mühendis robotik kol yardımıyla Cygnus’u yakalıyor ve uzay istasyonuna kenetlenmesini sağlıyor. Fırlatma ile randevu arası yaklaşık 3 gün sürmekte. Randevunun nasıl gerçekleştiğini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

Video 2 Antares Görev Videosu

Antares Nasıl Bir Roket?

Antares roketi Amerikan Orbital Science firmasının ürettiği ve NASA’nın Space-X firması ile birlikte ticari olarak UUİ’e (Uluslararası Uzay İstasyonu) kargo göndermek üzere kiralan yada satın alınan iki roketten bir tanesi.

Roket 40 metre uzunluğunda.  Antares ya da diğer adıyla Orbital CRS-3 (Orb-3) bu fırlatmasında 2 kademeli bir konfigürasyona sahip.

Antares

Şekil 2: Antares Roketi (Kaynak:NASA)

Roketin 1. kademesi yakıt olarak Kerosen (RP-1/LOX) kullanan iki adet Aerojet AJ-26 motora sahip. AJ-26 Motoru, Aerojetin Rus yapımı NK-33 motorunu alarak modifiye ettiği bir motor. NK-33 Rusların başarısız olan ay programda kullanılan bir motor. Aerojet 1990 yılında satın aldığı 40 adet NK-33 modifiye ederek AJ-26’yı geliştirdi. Motor’un testler sırasında sorunlar yaşadığı biliniyordu. Hatta bu testlerden sonra firma yeni bir motor geliştirme çalışmalarına başladı.

AJ-26

Şekil 3: AJ-26 Motoru

Roketin 2. kademesinde katı yakıtlı bir motor olan Castor 30XL Kullanılmakta. Castor 30XL bu fırlatmada ilk kez kullanılacaktı. Castor 30XL bir başarılı fırlatmada kullanılan Castor 30B katı yakıtlı motorun güçlendirilmiş versiyonu.

castor30XL

Şekil 4: Castor 30XL Katı Yakıtlı Motoru

Kazanın Maliyeti Ne Kadar?

İlgili kaynaklarda roketin fırlatma maliyeti; kargo, roket her şey dahil yaklaşık 200 milyon dolar. Kaza sonrası bu kayıp sigorta tarafından karşılanacağı belirtiliyor. Yapılan ilk incelemede fırlatma sahasının çok önemli bir yıkıma uğramadığı değerlendiriliyor.

launch-pad-looking-south-after-failure

Şekil 5: Patlama Sonrası Walloops Fırlatma Üssü

NASA Space Shuttle’dan programının bitirilmesinden sonra yönünü özel girişimcilere çevirmişti. Bu kapsamda NASA Orbital ve Space-X firması ile antlaşma imzalamıştı. NASA Obital Science ile 8 kargo fırlatmasına karşılık 1.9 milyar dolar,  Space-X firmasıyla da 12 kargo / robotik görev’e karşılık 1.6 milyar dolarlık bir antlaşma yaptı.

Kazanın henüz nedeni bilinmiyor. Roketin telemetri bilgileri analiz edildikten sonra kazanın nedeni üzerinde karar verilecek. Bu fırlatma Antares roketin 5’inci olması yanında, NASA ile kargo antlaşmasındaki 3’üncü fırlatmasıydı.  Sonuncuda olmayacak

Uzaya erişim, ilk uçuşun üzerinden 50 yıl geçmesinden bu zamana dek, günümüzde hala çok pahalı, çok zor ve çok riskli. Ama bu şeklide kalmayacağı da aşikar. Uzaya erişimin pahalı, riskli ve zor olduğu düşüncesine, isteyerek direnmemiz gerekiyor. Havacılık projeleri için de bir zamanlar pahalı,  riskli, zor ve özellikle de birinci dünya savaşında işe yaramaz projeler dendiğini unutmayalım.  Eğer bu tarz faaliyetlerin çok çalışma, azim, bolca deneme ve en önemlisi yatırım gerektirdiğini kabul edebilirsek o zaman uzaya erişmeyi başarabiliriz.

Hiç şüphe yok ki bu kazadan sonra sayısız sorular sorulacak. Ama çıkaracağımız sonuç aslında çok basit; kazalar; teknolojinin doğal gelişimi. Kazalar hep olur, olacaktır da. Çünkü doğru çalışan ve güvenilir her sistemin geçmişinde mutlaka bir kaza vardır. Diğer yandan başarısızlıklar, aksilikler, kazalar hep acı dolu olur. Ama her acının başarma hırsını körükleyerek uzay uçuşlarını hızlandıracağı da unutmamak gerekir.

M.Fatih ENGİN

Twitter: @Spaceturk

Kaynaklar;

http://www.forbes.com/sites/ericmack/2014/10/29/antares-explosion-wont-alter-long-road-to-asteroid-mining/

http://www.businessweek.com/articles/2014-10-29/launch-failure-doesnt-shake-nasas-faith-in-orbitals-antares-rocket

http://www.nasaspaceflight.com/2014/10/antares-fails-shortly-after-launch/

http://www.spacelaunchreport.com/

http://www.space.com/27576-private-orbital-sciences-rocket-explosion.html

http://www.theguardian.com/science/2014/oct/29/russian-rocket-crash-virginia

http://www.spacenews.com/article/launch-report/42333wayward-boat-scrubs-antares-launch

http://www.spaceflight101.com/cygnus-spacecraft-information.html

http://www.nasa.gov/mission_pages/station/structure/launch/orbital.html

Uzay Ajansları 1. Bölüm

Çok basit bir soru ile başlamanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.
NEDEN UZAYLA İLGİLENİYORUZ?

Bu soruyu, bundan 100 yıl önce sorsaydık vereceğimiz cevap sadece felsefi ve tek olacaktı. Merak! Bugün aynı soruyu tekrar sorduğumuzda felsefi cevabımızın yanında güç ve ekonomi cevaplarını da almaktayız. Biraz iddialı gibi duruyorsa da uzay ile ilgilenmemizin 3 temel sebebi var; Merak, Güç ve Ekonomi.

Neden uzayı merak ediyoruz? Kendi dünyamız, çevremiz bize yetmiyor mu? Dünyamızda daha keşfetmediğimiz birçok yer kaldı var da uzay mı eksik kaldı? Bu tarz soruların cevapları genelde sübjektiftir. Çünkü neyi ne kadar bildiğimizi hala bilmiyoruz. Bilimin herhangi bir sınırı olmadığı için de sürekli sorular sormaya ve sorduğumuz soruları çoğaltmaya devam ediyoruz. Uzay ile ilgilenmemizin en temel sebebi merak. Merak bize araştırmayı, araştırarak öğrenmeyi, öğrendikçe mutlu olmayı, kendimizi ve içinde bulunduğumuz evreni anlamamızı sağlıyor. Evreni anladıkça kendimiz için kullanmayı, kullandıkça da gelişmemizi sağlıyor. İnsanoğlu olarak, merak ile birlikte sorduğumuz soruların cevaplarını almaya başladıkça teknolojilerimizi geliştiriyoruz ve geliştirdiğimiz teknolojiler sayesinde de doğayı kendi geleceğimiz için kullanmaya başlıyoruz.

Peki Neyi ya da neleri merak ediyoruz?

Biz yaşadığımız dünyamızı merak ediyoruz. Okyanusuyla, ormanlarıyla, bitki örtüsü ve coğrafyasıyla, şehirleriyle, kaynaklarıyla, jeopolitik konumlarıyla daha çok bilgiyi arıyoruz. Uzay bize dünyamıza dışarıdan bakmamızı ve onun hakkında daha çok bilgiye ulaşmamızı sağlıyor. Bunun en güzel uygulaması uzaktan algılama ve yer gözlem uyduları.

Biz kendimizi, diğer insanların ne yaptığımızı merak ediyoruz. Başka ülkelerde neler oluyor, dostlarımız, akrabalarımız nasıl yaşıyorlar, biz onlar ile ne paylaşıyoruz. Uzay aslında çok uzaktakileri yakınımıza kadar getirerek kolayca haberleşebilmemizi sağlıyor. Küreselleşmenin temelini aslında uzay oluşturuyor. Bunun en güzel örneği haberleşme uyduları. Onlar sayesinde an be an dünyanın herhangi bir yerinde neler oluyor kolayca öğrenebiliyoruz.

Neredeyiz ve nereye gittiğimizi merak ediyoruz ya da ihtiyaç duyuyoruz. Eskiden rehber aldığımız yıldızların yerini şimdi referans aldığımız uydular bize nerede olduğumuzu ve nereye gittiğimizi gösteriyor.

Bilinmeyen uzayı merak ediyoruz. Tek bir evrende mi yaşıyoruz yoksa kendi evrenimizden başka evren ya da evrenler var mı? Bu tarz soruları gökyüzünü gözlemleyerek çözebiliyoruz. Yüzümüzü gökyüzüne çevirdiğimizde gözümüzle gördüğümüz ya da görmediğimiz tüm gök cisimleri elektro-manyetik tayfın gözle görünen ya da görünmeyen dalga boylarında yayın yapıyorlar. Bu yayınları gözlemleyerek, anlayarak ve çözerek yaşadığımız evreni tanıyoruz. Çözmek için geliştirdiğimiz cihazlar ile teknolojimizi geliştiriyoruz. Gök cisimlerini ve yaşadığımız evreni uzaya çıkarak tanıyabiliyoruz. Belki çok klasik olacak ama uzay aslında bilinmezi barındırdıkça ve biz çözerek gelişimimizi sürdürüyoruz. Evreni anlamız onu kullanmamız için bir araç oluyor.

Uzay ile ilgilenmemizin ikinci temel sebebi güç.

Literatürde gücün birçok tanımını bulabiliriz. Burada kast ettiğimiz güç; uzayın askeri ve güvenlik boyutu. Belki bilenleriniz rahmetli Nuri Dermirağ’ın bir sözü hatırlar; “Gökyüzüne hakim olmayan milletler yerin dibine girmeye mahkumdurlar.” Bu söz, Nuri Demirağ’ın ölümünden 45 yıl sonrasında biraz şekil değiştirdi ve artık uzayın hakimi olan milletler yeryüzünün de hakimi dememizin hiçbir sakıncası kalmadı. Uzayda hâkimiyet ”Space Superiority” kuran veya kurmakta olan ülkeleri incelemek başka bir yazının konusu. Ancak uzay teknolojilerinin askeri ihtiyaçlar sebebiyle gelişme gösterdiğini ve bu gelişme ile an be an izlendiğimizi belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Uzay ile ilgilenmemizin diğer bir nedeni ise ekonomik.

Uzay Endüstrisi 2013 yılında yaklaşık 314 milyar dolar büyüklüğüne ulaştı. Bu rakam 2012 yılına göre %4 büyüme gösterdi. Bu sanayide üretilen ürünlerin Fırlatma, haberleşme, uzaktan algılama ve seyrüsefer olmak üzere 4 ana uygulama alanı bulunuyor. Bu sanayiler bilimsel çalışmalar için geliştirilen sistemler dışında günlük hayatımızın direkt içinde olan ve yaşamımızı doğrudan etkileyen teknolojilerin üretimini gerçekleştiriyor. Merak ve güç ihtiyacı bize uzay teknolojilerini geliştirmemizi ve belli bir ekonomik büyüklüğe ulaşmamızı sağlıyor.

Teknolojik gelişimimizin yanı sıra uzayın enerji ve maden kaynaklarından henüz yararlanmaya başlamadık ya da başlayamadık. Dünyamızdaki kaynakların kısıtlı olması sebebiyle uzaydaki kaynaklara mutlaka ihtiyaç duyacağız. Şuanda uzaya erişim maliyetlerin yüksek olması buna en büyük engel. Uzayın enerji ve maden kaynaklarına erişimi ve kullanımı, ekonomimize kazandırma maliyetlerini karşılayacak seviyeye geldiğinde, günümüzün petrol savaşlarının yerini yarının uzay kaynaklarına bırakacağını düşünmek hiç yanıltıcı olmayacaktır.

Dünyaya baktığımızda bilgi ve teknoloji sahibi olup uzay alanında hedeflerini gerçekleştirebilen ülkeler ile bilmeyip; yapanları izleyenler arasında büyük bir ayrım olduğunu ve bu ayrımın iki kesimin düşünsel olarak da ayrışmalara sebep olduğunu görüyoruz. Bilgi ve beceri sahibi olan ülkeler arasına girmek; cehaletin yenilmesinde, uygarlık seviyesinin üzerine çıkılmasında ve ilk on büyük ekonomi arasında yer alınmasında en önemli ihtiyaç. Bu ihtiyacın ancak bilimin gelişmesi, üretim tekniklerinin ilerlemesi ve teknolojik yenilik ile mümkün olacağı gözüküyor. Teknolojimizi nasıl geliştireceğimizi ve geliştirdiğimiz teknoloji ile mevcut teknolojiyi nasıl ilerleteceğimizi iyi anlar isek oluşturduğumuz veya oluşturacağımız sistemin gelişmesini daha kolay sağlar ve daha ileriye doğru emin adımlar ile ilerleyebiliriz. Uzay bu çerçevede önemli bir rol üstleniyor.

Uzay bilinmezini çözmek, teknik birikim ve bilgi gerektirdiği için bilimde, teknolojide ve dolaylı olarak ekonomide ciddi atılımlar yapılmasına olanak sağlıyor. Sivil alanda bu atılımları da uzay ajanları vasıtasıyla gerçekleştiriyoruz. Uzay araştırmalarında gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeleri inceleyecek olursak uzay ajanslarına/kurumlarına sahip olduklarını görmekteyiz.

Yine basit bir soruyu ile başlamanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

UZAY AJANSI NEDİR? HANGİ FONKSİYONLARI YERİNE GETİRMEKTEDİR?

Uzay Ajanslarının fonksiyonları ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Üstlendikleri görev ve sahip oldukları bütçe bu fonksiyonların farklılaşmasını ya da basit fonksiyonlara sahip olmasını sağlamaktadır. Uzay ajansları kimi ülkelerde sadece uzaktan algılama ve hava olaylarını inceler iken kimi ülkelerde fırlatma sistemlerinin geliştirilmesi, Ay’a ya da Mars’a sondaların gönderilmesi, Uluslararası Uzay İstasyonu işletilmesi gibi faaliyetleri yürütmektedir.

  • Uzay Ajansları Sivil Uzay Politikası Geliştiren Kurumlardır.

Uzay ajansları ülkelerin sivil uzay politikasını belirleyen, milli kurumlardır. Burada sivil kelimesinin altını çizmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü uzay alanındaki örnekleri incelediğimizde politika olarak sivil uzay ve askeri uzay politikalarının birbirinden ayrı yürütüldüğü gözlemlenmektedir. Savunma ve Güvenlikle ilgili faaliyetler Savunma Bakanlıklarının çatısı altında yürütülmektedir. Bunun yanı sıra uzay ajansları doğrudan devlet başkanına ya da ilgili bakanlığa bağlı olarak faaliyetlerini yürütmektedir. Bu hiyerarşinin tamamen yoğurt yemek ile alakalı olduğunu düşünsek de ajansların yönettikleri bütçe ile doğrudan alakalı olduğunu düşünmek hiçte yanlış olmaz. Ayrıca uzay ajansları, her ne kadar bilim ve teknolojiyi bünyesinde bulundursa da bilim ve teknoloji kurumlarından ayrı faaliyet göstermektedirler.

  • Uzay Ajansları Araştırma ve Geliştirme Kurumlardır.

Uzay Ajansları kendi bünyesinde bulundurduğu enstitüler ve merkezler yoluyla araştırma, geliştirme ve üretim faaliyetlerini yürütmektedir. Teknoloji geliştirerek bunu uzayda uygulamakta ve yeni uygulama alanları yaratıp yarattığı alanları gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Ancak Sanayinin gelişmesi öncelik olduğu için araştırma, geliştirme ve üretim konuları sanayinin sahip olduğu yetenekler ile çakışmamaktadır. Çakışma olur ise öncelik sanayiye verilmektedir. Uzay ajanları ticari sektörün yatırım yapamayacağı yüksek maliyetli ileri teknoloji denebilecek araştırma ve geliştirme alanlarında çalışmalarını yürütmektedir.

  • Uzay Ajansları Milli Ekonominin ve Teknolojik Altyapının Desteklenmesi için Çalışırlar.

Uzay Ajansları, yürüttükleri projelerin maliyetleri çok yüksektir. Yürüttükleri projelerin bütçeleri ve yatırımlar yüksek maliyetli olması sebebiyle ülke ekonomisini doğrudan etkilemektedir. Uzay projelerinden kazanılan teknoloji, başka sanayilerde, tasarım, üretim teknolojik yenilik ve verimlilik getirmesi, ekonomik büyümeye en büyük katkısı olarak ele alınabilir. Araştırma yapmak ve mümkün olan azami ölçüde, uzayın ticari kullanım için, teşvikte bulunmak bu konuda ilgili bakanlıklar ile koordinasyonu sağlamak Uzay Ajansının görevleri arasında yer alır. Uzay Ajansları ticarileştirme önceliği olan kurumlardır.

  • Uzay Ajansları Uluslararası İşbirliğine Açık Kurumlardır.

Proje maliyetleri yüksek olması sebebiyle diğer ülkeler ile uluslararası işbirliğine gidilebilmektedir. Örneğin Uluslararası Uzay İstasyonu(UUİ) buna en güzel örnektir. UUİ proje maliyeti yıllık yaklaşık 4 milyar dolardır. Tek bir ülkenin tek başına bu büyüklükteki bir projeyi yüklenmesi pek mümkün olmaması sebebiyle bir kaç ülkenin bir araya gelmesi ile proje hataya geçirilebilmektedir.

Uzay Ajansları, ülkelerin ihtiyaç duyduğu bilimsel planlamaları doğrultusunda ülkeler arası işbirliği ve çalışmalar yürütmektedirler. Sivil kurum oldukları için diğer uzay ajanları ile doğrudan ve kolaylıkla işbirliğine gidilebilmekte ve ortak projelerin geliştirilmesinde faaliyet gösteririler.

  • Uzay Ajansları Eğitim Kurumlardır.

Uzay ajanslarının en temel görevlerinden bir tanesi yetişmiş insan gücünün yetişmesine olanak sağlamasıdır. Yetişmiş insan gücünü uzay gidecek bir Uzay Adamı – Astronot olarak veya ilkokul seviyesinde roketlerin, uyduların nasıl çalıştığını, hayatımızı nasıl etkilediğini anlatan eğitimler olarak da ele alınabilir. Buradaki temel felsefe bir sonraki atılımı gerçekleştirebilecek bireylerin bu eğitimi alan insanlardan çıkacak olması. Halk ile sürekli iç içe olan Uzay ajansları toplumun bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi konusunda sürekli faaliyet göstermektedirler.

M. Fatih ENGİN

Twitter: @spaceturk

Kaynaklar:

SpaceFoundation

Uzay Ticaret Ofisi

 

 

 

Hindistan’ın Mars Yolculuğu

Hindistan’ın 5 Kasım 2013’te Satish Dhawan Uzay Üssünden PSLV (Polar Satellite Launch Vehicle) ile fırlattığı Mangalyaan uydusu Mars’a ulaşmayı başardı. Çinin 2011 yılında Yinghuo-1 uydusu ile gerçekleştiremediği, Japonya’nın ise Nazomi uydusunun yakıtının bitmesi sebebiyle gidemediği Marsa, Hindistan 10 aylık bir yolculuktan sonra ulaşmayı başardı. Hindistan bu başarısıyla Asyalı rakiplerinin önüne geçmiş oldu. Hatta uzay endüstrisinde pek rastlanamayacak kadar ucuz bir bedele bunu başarmış oldular.

mangalyaan

Şekil 1 PSLV Roketi (Solda) ve Mangalyaan Uydusu (Sağda) (Kaynak: ISRO)

Bu zamana kadar uzay cadısını duymamış olabilirsiniz. Pek bilimsel olmayan bir açıklamayla uzay cadısı genelde Ay’a ya da Mars’a gönderilip herhangi bir sebepten dolayı bozulan uzay araçlarının bahanesi olmuştur. Ay’a ya da Mars’a gönderilen araç çalışmaz ise sebebi uzay cadısıdır. Mars ilk uydu 1960 Ruslar tarafından gönderilmişti. Yörüngeye giremediği için uydu kaybedildi. 1960 yılından sonra Marsa ulaşabilen ilk uydu; 1964 yılında fırlatılan NASA’ın Mariner 4 uydusu oldu. İstatistiklere bakılacak olursak 1960 yılından günümüze dek 51 mars görevi gerçekleştirildi ama bu görevlerin sadece % 42 başarılı olabildi. Bu görevlerin başarılamamasının genel sebebi olarak hep uzay cadısı gösterildi. Ama bu sefer uzay cadısı işe yaramadı. Hindistan çok küçük bir maliyetle geliştirdiği uydusunu Mars’ın yörüngesine yerleştirmeyi başardı. Bu başarı ile Hindistan Marsta uydusu olan 4. ülke oldu. Avrupa’nın ilk mars görevi olan Mars Express’in Beagle 2 sondasının Mars yüzeyine çakılmasını sayar isek (Mars Express uydu ve sondadan oluşmakta), ABD ve Rusya dahil Marsa ilk denemesinde ulaşmayı başarmış ilk ülke oldu denilebilir.

İngilizce “Mars Orbiter”, Sanskritçe “Mangalyaan” olan uydunun ismi Türkçede “Mars Gemisi” demek.

Mangalyaan 300 günlük mars yolculuğunda 200 milyon km yol kat etti. Mangalyaan Marsa olan yolculuğunu üç farklı tip yörüngede gerçekleştirdi. Bunlar; Geo-Centric (Yer Merkezli), Helio-Centric (Güneş Merkezli) ve Mars Yörüngeleri. Uydu yaklaşık 8 farklı ateşleme gerçekleştirdi. En son ateşlemeler de Marsın yörüngesine girebilmek için Mangalyaan  yörüngenin tersine doğru (retro delta-v) bir manevra gerçekleştirdi. Eğer Marsın çekim etkisine girecek kadar yavaşlatılmamış olsa idi Mars’ın yörüngesine giremeden gezegene ulaşması mümkün olmayacaktı. Buradaki diğer önemli husus ise eğer uydu gerektiğinden fazla yavaşlatılsaydı bu seferde Mars’ın yüzeyine çarpama ihtimali olacaktı.

2

Şekil 2 Mangalyaan Görünge Değişimi

Uydunun teknik özelliklerini bakmak gerekirse, Mangalyaan’ın fırlatma ağırlığı 1337 kg. Bu ağırlığın toplam 852 kg ağırlığını yakıt oluşturuyor. Uyduda bir adet bi-propellant Apogee-Kick motor (440 N) ve 8 adet Yörünge önelim itki motoru (22N) bulunmakta. 36 AH Li-ion pili bulunan uydu, 1800 x 1200mm boyutunda 3 adet güneş paneli taşıyor. Uydu Mars yörüngesine girinceye kadar tüm görevleri otomatik yapmaya programlandı. Üzerinde MAR31750 işlemcilisi görev bilgisayarı ve aynı zamanda Yönelim yörünge Belirleme birimi olarak kullanılıyor. Merak edenler için uydunun diğer teknik özelliklerini http://www.isro.org/mars/spacecraft.aspx adresinden inceleyebilirsiniz.

payload-location

Şekil 3 Mangalyaan Görev Yükü Konfigürasyonu ve İtki Sistemi

Uydu üzerinde toplam 15 kg ağırlığında olan 5 adet farklı fonksiyona sahip görev yükü bulunuyor. 6 aylık görev ömrü boyunca Mangalyaan Mars atmosferindeki metan gazını inceleyecek. Bunun yanı sıra insanlığın vazgeçemediği soruyu tekrar gündeme taşımayı planlıyor; Bu evrende yalnız mıyız? Görev yüklerinin teknik detaylarına http://www.isro.org/mars/payload.aspx adresinden erişebilirsiniz.

Peki, sizce bu görevin maliyeti ne kadar? Bu Proje ne kadar sürede hayata geçirildi?

İlgili kaynaklarda Mangalyaan görevinin maliyeti fırlatma dahil toplam 73 milyon dolar olarak belirtiliyor. Uydunun üretimini Hindistan Uzay Ajansı (ISRO) mühendisleri gerçekleştirdi. Larsen Toubro (L&T Heavy Engineering) PLSV roketini ve radar takip sistemlerin üretimini gerçekleştirdi.

4

Şekil 4 Mangalyaan Uydusu Thermal Vakuum Testi (Kaynak:ISRO)

Mangalyaan’nın montaj ve entegrasyonu 15 ayda tamamlandı. Bu kadar kısa sürede yapılabilmesinin sebebi uydunun Proto-Flight yöntemiyle üretilmiş olması. Ekipmanlar uzay geçmişini (Space Heritage) Chandrayaan-I ve GEOSAT uydusunda alıyor. Mangalyaan, Chandrayaan-1 ay görevinde kullanılan uydunun genişletilmiş versiyonu olarak değerlendiriliyor. Muadillerine kıyasla örneğin NASA’nın Maven programı ile kıyaslandığında proje süresi çok kısa duruyor. Maven’nin üretimi 5 yılda gerçekleştirilmişti. Maven’nin program bütçesi ise 671 Milyon dolar. Bu bütçe ile kıyaslandığında Mangalyaan’ın bütçesi NASA’nın Maven için ayırdığı bütçenin yaklaşık %11 ne denk geliyor.

Diğer önemli bir gereksinim ise bu tarz gezegenler arası görevlerde uydunuz ile sürekli iletişimde kalmak için küresel bir ağa sahip olunması gerekiyor. Hindistanın uydu kontrol merkezi Bangaloreda yer alıyor. PSLV’nin fırlatmadan sonra Hindistan’da bulunan Sriharikota kontrol merkezini kullanması yanı sıra her bir kademinin ayrılmasını gerçek zamanlı olarak Port Blair, Brunei de bulununa istasyonlarından izlemekte. Ayrıca iki adet gemi üzerine kurulu takip istasyonlarıyla da uydu roketten ayrılana dek takip edilmekte. Uydu ayrıldıktan sonra Mauritius, Brunei, Biak yer istasyonları beraberinde Alcantara, Cuiaba, Hartebeestoek telemetri istasyonları ile NASA’nın Goldstone da yer alan DSN istasyonu kullanılarak uydu ile iletişim kuruluyor.isro-map

Şekil 5 Hindistan’ın Uzay Haberleşme Ağı

Mars Maratonunda, Mangalyaan ile Hindistan teknolojik kabiliyeti ile gezegenler arası yolculuğun üstesinden gelebileceğini gösterdi. Bununla beraber madalyonun diğer yüzüne de bakmakta fayda var. Süper güç olma hayallerindeki Hindistan da bugün 400 milyon insan hala elektriğe ulaşmış değil. Hala 600 milyon insanın tuvalet erişimi bulunmamakta. Bu durumda dahi Mangalyaan uydusunun 1.2 milyar nüfuslu ülkeye kişi başı maliyeti 7 dolar sent olarak hesaplanıyor. Hindistan bu başarısını bölge ülkelerine karşı bir fırsat olarak değerlendiriyor. Hindistan Marsa ikinci görevini 2017 ile 2020 yılları arasında planlıyor.

M. Fatih ENGİN

Twitter: @spaceturk

Kaynaklar:

ISRO, Mars orbiter Mission

BBC, Mangalyaan: India’s race for space success

BBC, How to Mars Mission Helps India

Moneycontrol, L&T Eyes Global Orders in Aerospace

NASA, NASA Awards Launch Services Contract for Maven Mission

ISRO, Mars Orbiter

İnsanlık İçin Küçük Bir Adım Daha! Rosetta, 67P Kuyruklu Yıldızına İniyor.

Avrupa Uzay Ajansı (ESA), geçtiğimiz günlerde fırlatılmasının üzerinden 10 yıl geçen Rosetta uydusunun 67P / Churyumov-Gerasimenko isimli kuyruklu yıldızın yörüngesine yerleştirildiğini bildirdi. Yörüngeye yerleştirme işleminden sonraki aşamada ise Rosetta uydusunun görev yüklerinden bir tanesi olan “Philae Lander” isimli sonda, uydudan ayrılacak ve kuyruklu yıldızın yüzeyine inecek. Sondanın kuyruklu yıldız yüzeyinden fotoğraf ve örnek toplaması planlanıyor.

Rosetta görevi, insanlık için ilkleri taşımasının yanı sıra bilimsel açıdan da çok önemli bir dönüm noktası. İlk kuyruklu yıldız görevi 1978 yılında fırlatılan ICE ya da diğer adıyla ISEE-3 uydusuyla gerçekleştirilmişti. Uydu 1985 yılında Giacobini-Zinner kuyruklu yıldızının 7860 km yakınına gelmişti. Önceki gözlemler kuyruklu yıldızların üzerinde zengin karbon, hidrojen oksijen ve nitrojen den oluşan organik molekülerin olduğu gösterdi. Teoriye göre dünyadaki suyun ve organik moleküllerin büyük bir bölümünün kuyruklu yıldızların getirdiği düşünülmekte. Bu sebeple kuyruklu yıldızların gezegenlerin gelişiminde önemli bir role sahip olduğu düşünülüyor. Bu teorilerin doğruluğu Rosetta görevi sonucunda ortaya çıkması planlanıyor. Bilim insanları daha önceki uydu ve yer gözlem sonuçlarından elde ettikleri verileri Rosetta’nın sonuçları ile karşılaştırmayı planlıyorlar.

Peki göreve neden Rosetta ismi verildi?

Rosetta adını 1799 yılında keşfedilen Rosetta Stone’dan almakta. Rosetta Stone üç dilde yazılmış bir taş. Üzerinde; Demotik (Mısır’da halkın kullandığı dil), Hiyeroglif ve Antik Yunanca dillerinde yazılmış bir antlaşma metni. Taşın üç dilde yazılması sebebiyle Mısır halkı ile Mısır asilleri ve Yunanlılar taşı rahatlıkla okuyabilmişler. Yaklaşık 700 kilogram olan taş şuanda İngiltere’de “British Museum’da sergilenmektedir. Uzun araştırmalar sonucunda Rosetta Stone ya da bizdeki karşılığı Reşid Taşının kaybolmuş bir uygarlığın tarihini anlatmakta olduğu anlaşıldı. Bu yaklaşımla Rosetta uydusunun da Güneş sisteminin tarihini ve yaklaşık 4600 milyon yıl önce gezegenlerin henüz oluşmadığı bir dönemdeki hali hakkında bize bilgi sağlaması planlanıyor.

Şekil 1 Rosetta Görevi

Proje ilk olarak 1993 yılında onaylandı. Fırlatma 2003 yılından planlanmıştı ancak Ariane 5 roketin Aralık 2002 yılında fırlatmadan 3 dakika sonra patlamasından sonra, Rosetta’nın fırlatılması 2004 yılında gerçekleştirilebildi. 31 ay boyunca uyku modunda olan uydu geçtiğimiz ocak ayında tekrar uyandırıldı. Rosetta uydusunun 67P kuyruklu yıldızına yolculuğu yaklaşık 10 yıl sürdü. Rosetta’nın yörüngesine yerleştiği 67P/Churyumov-Gerasimenko Kuyruklu yıldızın periyodu yaklaşık 6.5 yıl. 67P/Churyumov-Gerasimenko kuyruklu yıldızın boyu yaklaşık (3 x 5 km), güneşe olan uzaklığı ise ortalama 500 milyon km. Merak edenler için kuyruklu yıldızın yörünge parametrelerine buradan ulaşabilirsiniz.

image003 Şekil 2 Philae Sondasının Muhtemel İneceği Alan (Kaynak: ESA)

Rosetta görevi ile insanlığın uzay yolcuğundaki ilkleri gerçekleştirilmiş olacak. Proje ile;
• İlk defa bir kuyruklu yıldızın yörüngesine girilmiş oldu.
• İlk defa bir kuyruklu yıldız ile kuyruklu yıldız üzerinde güneş sisteminin derinliklerine gidilebilecek.
• İlk defa donmaya yakın halde bulunan bir kuyruklu yıldızın, Güneş tarafından nasıl ısıtıldığı gözlemlenebilecek.
• İlk defa bir kuyruklu yıldızın yüzeyine inilecek.
• İlk defa bir kuyruklu yıldızın yüzeyinden fotoğraf ve örnek toplanacak. Bu örnekler Sonda tarafından analiz edilerek analiz sonuçları dünyaya gönderilecek.
• Sadece güneş panellerini kullanılarak ilk defa Jupiterin yakınından geçilecek. (Daha önce bu itki sistemi ile gerçekleştirilmişti).

Rosetta uydusu 11 farklı görev yünün yanı sıra “Philae Lander” adında bir tanede Sonda taşıyor. Rosetta uydusunun fırlatma ağırlığı yaklaşık 3000 kg. Fırlatma kütlesinin 1670 kg yakıt oluşturmakta. İtki sistemi bi-propellant ve 2200m/s delta-v sağlıyor, toplam görev yükü ağırlığı 265kg. Uydunun yörünge yönelim kontrol belirleme sisteminde 3 adet lazer gyro bulunuyor. Uydunun görev ömrü 12 yıl. Güneş sisteminin derinliklerinin hedeflendiği bu tarz görevlerde genellikle RTG (Radio Isotope Thermal Generators) kullanılıyor. Fakat Rosetta ile ilk defa görev esnasında ihtiyaç duyulan enerji ihtiyacı yeni geliştirilen güneş panelleri ile sağlanıyor. Yeni geliştirilen güneş panelleri, güneşten 800 milyon km uzaklıkta (Dünya üzerindeki güneş enerjisinin %4 kadar) uydunun ihtiyacı olan enerjiyi üretecek.

Rosetta

Şekil 3 Roasetta Uydusu ve Görev Yükleri (Kaynak: ESA)

Uydu şunda kuyruklu yıldızın 30 km’lik görüngesine dönüyor ve kuyruklu yıldızın tüm yüzeyi haritalandı. Kuyruklu yıldızdan alınan fotoğraflar analiz edildi olası inilecek yer hakkında detaylı bilgilere ulaşıldı. Philae Sondasının ineceği gün bekleniyor.
Yıldız yüzeyine inecek Philae Sondası ortalama 100 kg ağırlığında ve üzerinde 10 farklı bilimsel görev yükü bulunuyor. Üzerindeki görev yüklerinin toplan ağırlığı yaklaşık 27 kg. Sonda üzerindeki görev yükü listesine ve özelliklerine buradan ulaşabilirsiniz. Görev yüklerinden en ilginç olanı “SD2” adıyla anılan sondaj ekipmanı. Ekipman kuyruklu yıldız üzerinde 20 cm delik açacak ve örnek toplayacak. Aldığı örnekleri yine kendi üzerinde bulunan mikroskobunda analiz edecek ve elde ettiği verileri uydu üzerinden dünyada gönderecek.

Rosetta

Şekil 4 Philae Sondası (Kaynak:ESA)

Amerika Birleşik devletleri dahil olmak üzere 8 farklı ülke menşeili ekipmanın bulunduğu projenin toplam maliyeti: 1.3 milyar dolar. NASA bu maliyetin 300 milyon dolarlık bir kısmına katılım sağlıyor. İlgili kaynaklarda Rosetta da ortalama 2000 kişinin görev aldığı belirtiliyor. Bu tarz projeler bilimsel açıdan her ne kadar önem arz etse de, uzay endüstrisinin gelişmesi ve yeni iş alanlarının yaratılmasında büyük bir rol oynamakta. Proje Avusturya, Finlandiya, Fransa, Macaristan, İrlanda, İtalya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletlerinin katılımıyla gerçekleştiriliyor.

Rosetta’nın şuan nerede olduğuna buradan ulaşabilirsiniz. Üç boyutlu olarak gösterimi gerçekleştirilen uydunun bulunduğu yer sizi biraz şaşırtabilir.

ESA Canlı yayını 12 Kasım 2014 tarihinde başlayacak. Canlı yayın ve güncellemeler için tıklayınız.

M. Fatih ENGİN

Twitter: @Spaceturk

Kaynaklar:
Rosetta, Avrupa Uzay Ajansı
Rosetta, NASA
Rosetta Europe’s comet chaser, DLR Portal
Rosetta: Decision due on comet landing site, BBC Science and Environment